10 Ekim 2017

Annee Benim Propolisim Nerdee?


Gün geçmiyor ki 'bilinçli' anne çırpınışları içinde olan fedakar yüreklerin karşısına yeni maceralar çıkmasın... Her gün yeni bir stil,yeni bir akım, yeni bir yöntem... Karşısında merakla keşfetmeye çalışan biz anneler ve her uygulamaya yanıt vermesini beklediğimiz yavrular...
Yeniliklerin gerçekten yenilik olduğuna inandığım ve fayda göreceğimize inandığım her türlüsüne açığım. Ama artık hayretler içindeyim... Annelik öyle çılgın bir hale geldi ki...Ne yapmalıyım? Ne öğretmeliyim? Ne yedirmeliyim? Ne giydirmeliyim? 
Fark ettiğim hiç de masumane gelmeyen bir 'EN' mücadelesi var artık.
 'EN' zeki benim çocuğum olsun!
'EN' başarılı 'EN' yetenekli benim çocuğum olsun!
'EN' sağlıklı, 'EN' mutlu, 'EN'şık benim çocuğum olsun!
Tabii bitmiyor bu maddesel 'EN'ler ... Merhamet, hoşgörü, sağduyu, saygı, öz saygı, paylaşım... bunlar için pek de kayda değer bir uğraş söz konusu değil. Ya da sadece sözde kalan bilinçlendirme çabaları...
Minik yavrular şaşkın... Anneler hırslı...
Çocuklar ;
etkinlikten etkinliğe, haşlanmış etten buharda haşlanmış sebzelere, vitamin takviyesinden antibakteriyel kozmetik ürünlerine doğru savrulma halinde...
Abartmayı öyle seviyoruz ki...
Öyle körü körüne takılıp gidiyoruz ki bazı güncel akımların peşine...
Montessori...Artık coşup giden, durdurulamayan bir tarz...
 Montessori adı altında öyle işler, uygulamalar yapılıyor ki zavallı Maria Hanım (ruhu şad olsun) eminim mezarında pek de rahat değildir.
Peki çocuklar...Artık annelerinden korkar oldular...Çocukların o an bir çalışmaya istekli olup olmadığı anlaşılmadan sürekli direktiflerle yapılan etkinliklerden bıkmış hale geldiler...O an belki de sadece küçük arabasını alakasız yerlerde sürmek isteyen ve bundan keyif alacak çocuk; arabasını bırakıp pipete yüksük makarna geçirmek zorunda kaldı ya da bir kaptan diğer kaba mercimek boşaltmak zorunda...
Ek gıda serüveni ayrı...Takviye vitamin serüveni ayrı...Yurt dışından getirtilen koruyucu aşılar serüveni ayrı bir hal aldı...
Daha önce hiç görmediği avakadoyu çocuğunun burnunu tıkayıp zorla ağzına tepenler oldu...
Suratında felaket çağıran bir ifadeyle 'Ayy devletin aşılarını mı yaptırdınız?' gibi sorular sorarak yurt dışından özel olarak getirttiği aşıya ölümsüzlük iksiri muamelesi yapanlar oldu...
Evi kokuttuğu düşüncesiyle evinde balık pişirmeyip ne idüğü belirsiz markaların balık yağlarını kutu kutu çocuğuna içirenler oldu...
Yaz boyu üstü kirlenecek düşüncesiyle çocuğunu parka bahçeye götürmeyip damla damla D vitaminine umut bağlayanlar oldu...
Çocuklara sunulan neredeyse her içeceğin, yiyeceğin içinde artık annelerin damlattığı katkılar mevcut...
Şimdi de propolis...Ben yeni duydum...Yeni bir furya mı başladı yoksa ben gelişimleri yeterince takip etmeyen çocuğunun gelişimine hiç önem vermeyen bir anne miyim bilmiyorum...
Propolis en basit tanımıyla arıların ürettiği doğal bir madde imiş.Arılar bu maddeyi kovanlarının yalıtımını sağlamak için, kovanın temizliğini sağlamak için, kovanlarını dışarıdan gelecek zararlı madde ve mikroorganizmalara karşı korumak için üretiyorlarmış. 
Ne güzel değil mi? Aferin arılara...İçeriği ve faydalarıysa saymakla bitmiyor...
Şimdi birçok anne güvenilir yerlerden propolise ulaşma çabasında ve arayışında...
Biz henüz birinci şahıslardan yani üreticisinden bile gerçek bir bala ulaşamadık...'Öyle bal mı kaldı?' diyorlar. Ve anlattıklarından benim anladığım resmen arılara bal yapmayı öğretiyorlar...
Hal böyleyken bahsi geçen ürünün orijinali nerdedir,kimlere nasip olur bilmiyorum...
Evlatlar elbette hepimizin göz bebeği, elbette çabamız her şeyin güzelini iyisini onlara sunmak... Ancak kendimizi kaybetmeden...bu yolda kendimizi de çocuklarımızı da harap etmeden...Güvenilir kaynaklara başvurarak, iç sesimizi dinleyerek ve en önemlisi çocuğumuzun ihtiyaçlarının, beklentisinin farkına vararak... Anne babalara güzelliklere ulaştıcarak tüm çabalarında; çocuklaraysa böyle bir zamanda büyümeye çalıştıkları için her halükarda kolaylıklar diliyorum...

Sevgiyle...





4 Ekim 2017

ÇEKİLİŞ!!! HEM DE SEÇMELİ




İzleyici sayımın 100 olmasını sevinç nidalarıyla kutlamış ve bir de adettendir diye çekilişle kutlayacağımı söylemiştim hatırlarsanız. O gün bugündür düşünmekten yoruldum resmen. Hediye olarak neyi belirlemem gerektiğine dair onlarca fikir geçti beynimden. Sonuç olarak çook farklı bir şey buldum:
KİTAP
:)
Çünkü herkese hitap edebilecekti.
Çünkü beni izleyenlerin çoğunun ortak paydası kitaptı.
Çünkü kitaplar güzeldi.
Çünkü okumak güzeldi.
Çünkü okumaya vesile olmak da güzel olacaktı...

Sizler için iki kitap seti belirledim...Kazanan arkadaşım setlerden istediğini tercih edecek...Okurken not alması için bir defter ve kalem de onun olacak...Bir de pıtı pıtı şeyler göndermek istiyorum :) o biraz kazanan kişiye göre şekillenecek sanırım:)

Set-1

STEFAN ZWEIG

KUTULU 5 KİTAP

*SATRANÇ
*OLAĞANÜSTÜ BİR GECE
*BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU
*BİR KADININ YAŞAMINDAN YİRMİ DÖRT SAAT
*KORKU

SET-2


FRANZ KAFKA

KUTULU 4 KİTAP

*MİLENA'YA MEKTUPLAR
*DÖNÜŞÜM
*DAVA
*BABAYA MEKTUP

Çekilişe katılmak için;

- Bloğumu izliyor olmanız 
-Çekilişi G+ hesabınızdan herkese açık olarak duyurmanız 
- Yorum olarak katıldığınızı belirtmeniz ve size ulaşabileceğim mail adresini yazmanız yeterli olacak.

Ek hak falan vermiyorum kimseye:) Ama isterseniz buradan beni instagramda da takip edebilirsiniz. Oraya da beklerim tabiki...

Çekilişin bitiş tarihi 30 Ekim 2017


Herkese bol şans diliyorum...


Sevgiyle...

3 Ekim 2017

COĞRAFYA VE EFSANE


Çok uzun yıllar Coğrafya dersi aldım. Her sene derslerde gördüklerimiz birbirinin aynısı şeylerdi. Ancak ben her sene yeniden öğrenmeye çalıştım. Hem de ilk defa duymuşcasına... 
Babama göre matematik bilmemden daha önemliydi coğrafya bilmem...ve ona göre coğrafya; harita üzerinde şehirlerin yerlerini bulmak ve ülkelerin başkentlerini ezbere bilmekten ibaretti...Belki de bu stresle hiç öğrenemedim...Türkiye'nin başkenti Ankara idi de çok şükür kendi memleketim olduğu için unutmuyordum..

Yıllar sonra şunu fark ettim ki bir şeyi unutmamam için bana gereken şey yaşanmışlıklardı...
Kendi yaşantım kendi deneyimlemem de olabilir... 
Unutmuyorum yıllar önce gençliğimizi harap eden o malum sınava hazırlanırken mükemmel bir coğrafya öğretmenim vardı, ve şöyle derdi :" kendinize sürekli yeni kıyafetler almak yerine gezin...öyle oturduğunuz yerden lagünü, tomboloyu öğrenemezsiniz...görüp yaşamanız gerekiyor...emin olun gidip gördüğünüz falezlerin mutluluğunu,yeni aldığınız bir gömlek veremez.." Bence haklıydı.. Evet benim için de unutmamak ya gidip görmekle ya da işin dedikodu kısmını bilmekle mümkündü...
Birisi; bak burda iki aşık varmış kavuşamadan ölmüşler işte bu kayalar da onları öldüren adamlar... taş olmuşlar desin :) Asla unutmam, o kayaların görüntüsü gözümün önünden gitmez...
İşte Coğrafya ve efsaneler benim için böyle birleşti...
Öyle güzel efsaneleri olan ancak bilinmeyen mekanlarımız vardı ki bu güzel topraklarda...
Keşke dedim hep; öğretmenlerimiz bize öğretmeye çalışırken arada kısacık da olsa bahsetselerdi bu efsanelerden...
Efsanelerden yola çıkarak yapılmış besteleri dinletebilecek bir eğitim anlayışımız olsaydı...
Olmadı.
Şimdi imkanlar dahilinde gezip görme imkanı bulduğum yerlerle ilgili bilgileri edindikten sonra mutlaka bir de efsanelerini okuyorum. Şahane oluyor...Gezerken resmen efsane kahramanları yanımda dolaşıyor...:)



Sevgiyle...



1 Ekim 2017

MAVİ VE EDEBİYAT ÇEKİLİŞİNİN ŞANSLI KİŞİSİ

Ve ben :)
Şans bana 'merhaba' demişti...
Demek ki selam verip kaçmamış...

Mavi ve Edebiyat bloğunun yazarları Merve ve Mücahit arkadaşlarımızın düzenlediği çekilişin de kazananı ben oldum :)

Bu sefer hediyeler sürprizdi.
Bu durumun keyfi de ayrı bir şeymiş. 
Kargo paketini açarken içim pır pır oldu :)
Heyecan duymakta da haklıymışım. İçinden öyle güzel düşünülmüş hediyeler çıktı ki...Resmen kişiye özel:)

Paylaşımlarımdan yola çıkmış olacaklar ki bana Dr. Fatih Kalkınç'ın OKUL EVDE BAŞLAR kitabını göndermişler.
Bana hitap eden bir kitabı göndermeleri beni çok mutlu etti:)
Okumak için sabırsızlanıyorum resmen.
Yanında sevimli bir kokulu defter, kitap ayracı, magnetler...hepsi de çok eğlenceli...
Samimi duygularla yazdıkları notlar da ayrı bir mutluluk sebebi:)

Mavi ve Edebiyat ; keyif veren bloğunuzda düzenlediğiniz çekiliş için ve hediyelerim için çok teşekkür ederim. Umarım yine çekiliş düzenlersiniz ve yine ben kazanırım :)) 
Şaka bir yana siz genç kalbinizle ve umut veren mavinizle yazmaya devam edin yeter.

Takip etmeyen arkadaşlarım varsa bu güzel bloğa burdan ulaşabilirler.

Sevgiler...





30 Eylül 2017

ÇOCUK EDEBİYATI ve CEMAL SÜREYA

Cemal Süreya'nın Günler adlı yapıtından alınmıştır:

" Ayrı bir çocuk edebiyatı olmaması kanısındayım. Biri diyecek ki, 'Ama var öyle bir edebiyat!' Var, var olmasına; ne ki, olması gerektiği için değil, kendisi var olmak istediği için. Geçende bir arkadaş Saçak'taki bir soruşturmaya verdiği karşılıkta ne güzel soruyordu:'Çocuk yazar var mı?' diye.
Çocuklar için edebiyat... O zaman 'ilkokul çıkışlı altmışlıklar' edebiyatından niçin söz edilmesin? Bir 'dalgıçlar edebiyatı'ndan? Gerçekte bunlara da varım. Ama bir 'çocuk edebiyatı'na, yoo!
Edebiyat vardır. Çocuklar da ondan kendilerine göre koparabildiklerini alırlar. Çocuğu küçümseme yatıyor 'çocuk edebiyatı' sözünde. Bırakalım, çocuk da yüzmeyi (okuma yazma) öğrendikten sonra bizim girdiğimiz denize girsin.
Bilginin çocuklara ayrı bir aktarılış biçimi olabilir.Olmalıdır. Ama 'çocuk Süleymaniyesi'ni kabul edemem. Kahramanı çocuklar olan romanlar vardır. Ama niçin çocuk romanı olsun? Çocuk politikası var mı? Çocuk belediyesi?
İnsanlık tarihinde çocukluğun tarihi de yeni sayılır. Yeni hayat serüveni içinde, çocuklara gerekmeyen yerlerde de, ayrı işlemler uygulama. Wilhelm Reich çocukları nasıl sömürdüğümüzü, onlara her yönden nasıl bir zindan ve kölelik hayatı yaşattığımızı uzun uzun anlatır yapıtlarında. Erkekler, kadın kölelerine, onların da köleleri olduğunu anlatmak için çocukluğu kurdular.
S. Firestone, Ortaçağ'da çocukluk diye bir kavramın geçerli olmadığını söyler. Ne çocuk giysileri vardır o çağda, ne oyuncaklar, ne de çocuk konuşması. Bütün bunları büyük bir sapkınlık olarak niteler ve daha çok Rönesans'tan sonra ortaya çıktığını ekler, önceleri çocuklar 'küçük boy'insanlardı; çıraklar da onlardı, hizmetkarlar da...
Çocuk henüz 'ekmek' diyemiyor da 'epe' diyorsa, ona kalkıp 'epe' diye söz etmeyelim ekmekten. O zaman 'epe'den ekmeğe geçim süreci uzar, ya da hiç değilse, biz uzamasını istiyoruz demektir. Çocuk edebiyatı budur.
Hele günümüzdeki gibi adamakıllı özelleştirilmiş; karışık biçimleri, tecimsel kuralları bulunmak istenmiş bir çocuk edebiyatı. İnsanın daha başlangıçta aşağılanması...
Günümüzde ilkokulu yeni bitirmiş 11 yaşında bir çocuğa özel liselerin, Anadolu liselerinin sınavları için yükletilen kökenli, karmaşık bilgileri düşünüyorum. Bir yerde bilgi olmaktan çıkmışsa da, çocuk bilgileri mi bunlar? Bunları öğreneceğine güvenilen kişi niçin Çehov'u, Sait Faik'i anlayamasın."

Cemal Süreya'nın Çocuk edebiyatıyla ilgili düşünceleri böyle. Yoruma fazlaca açık...
Tanzimat'tan günümüze çocuk edebiyatının, edebiyatımızda yeri var. Kabul edip bu alanda eserler kaleme alan yazarlarımız olduğu gibi Cemal Süreya'nın savunduğu gibi düşünerek bu alana kabul etmeyen yazarlarımız da var. Böyle bir alanın çocukları küçümsemek olduğunu savunuyorlar. Çocukların idrak potansiyelinin hafife alındığını düşünüyorlar.

Günümüzde Çocuk edebiyatı ürünleri ve yazarları kabul edilmiş durumda. Anlatımı çocuklaştırmadan dünyaya çocukların gözüyle bakan ve onlara farklı pencereler açan bütün eserler ve yazarlar başımıza taç olsun. Toplumun ancak bireyle düzelebileceğine ve bireyin gelişmesinde de çocukluk kazanımlarının etkili olacağına inanan ve güvenenlerin de sayıları çoğalsın.

Sevgiyle...


29 Eylül 2017

KİTAP EYLEMİ ÇEKİLİŞ HEDİYEM :)

Şans bana 'merhaba' dedi...

İlk kez bir çekilişin kazananı ben oldum.
Çok güzel bir duyguymuş :) 

Kitap elime ulaştı...Kitaba göz atayım derken galiba okumaya başladım. Aslında sırada beklemesi gerekiyordu. Bekleyemedim. Ve hali hazırda okumaya başladığım üç kitabım varken; dördüncü olarak eklendi. Olsun. Hepsinin okunacak zaman dilimleri farklı oluyor nasıl olsa:)
Fazile Aşar Aydınalp'in 'AZADE' isimli kitabı.
Okuduğum kadarıyla oldukça duygu yüklü bir kitap. Beşeri aşk ve ilahi aşk iç içe. Ara sıra zoraki yazılmış cümleleri hissetsem de geneli iyi gidiyor gibi. 
Kitap Eylemi arkadaşımızın kitapla ilgili yorumlarına buradan bakabilirsiniz.

Benim için ilk olması sebebiyle bu çekiliş ve kitabın önemi ayrı olacak. Hediyeleşmek zaten çok güzel. Ama uzaklardan gönderilmiş bir kitap ve kitabın arasına iliştirilmiş güzel dileklerin yer aldığı bir not çok daha güzel. 

Kitap Eylemi arkadaşıma tekrar teşekkür ediyorum...


26 Eylül 2017

Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi

"- Çocuklar için yazmak. Yazarsın.
Yalnız şunu unutma:
Çocuklar her şeyi anlar.
Her şeyden söz edebilirsin onlara.
Enflasyondan bile.
- Bilgiçlik taslayan şeyler yazma.
Daha içten ol. Serüvenlerden düşlerden söz et.
Söz gelimi, lacivert ipek helikopterler uçsun yazılarında.
Bilgi de ver.
- Senin işin onlarda okuma tadı yaratmaya çalışmak. "

Arka kapak yazısından...

Geçtiğimiz günlerde kitapçıda bir ayıbımla karşılaştım. Çocuk kitapları bölümünde, kitapları incelerken elime aldığım kitapta Cemal Süreya adını gördüm. Gözlerim açıldı,yüzüm kızardı. Cemal Süreya'nın çocuklar üzerine yazılar yazdığını hiç duymamıştım, bilmiyordum...
Kitabı aldığımdaysa haklı olduğumu düşündüm. Çünkü Cemal Süreya için çocuk yazıları yazmak kısa bir serüven olarak kalmış. Kendi ifadesiyle Orhan Alkaya'nın isteği üzerine Çocukça dergisinde çocuklar için yazmaya başlamış. Ancak sadece 12 yazı yazabilmiş. Günler adlı yapıtında; işe ilk başladığı günlerde çok zorlandığını sonra ise büyük zevk aldığını ancak bu işten kovulduğunu ifade ediyor.
Dergide ona verilen sütunun adı "Aritmetik İyi, Kuşlar Pekiyi"
Elimdeki kitap da bu başlıkla derlenmiş ve yayınlanmış. 
Kitapta Çocukça dergisinde yazdığı 12 yazı bulunuyor.
Hepsi de çok eğlenceli...
Yazılardan Cemal Süreya'nın aslında bu işi ne kadar ciddiye aldığı anlaşılıyor. Her yazısında sıkıştırılmış, aralara serpiştirilmiş bilgiler bulunuyor. "Çocuklar her şeyi anlar" düşüncesini kendisine düstur edinmiş belli ki... Küçük Prens'ten Robinson'a; ismin hallerinden ülkemizdeki illere; Napolyon'dan taş kömürüne; Ahmet Haşim'den Behçet Necatigil'e, Oktay Rıfat'a... birçok göndermeler yapmış yazılarında.
Dergiden neden kovulmuş bilmiyorum ama devam etse çok daha güzel şeyler olabilirmiş. Bazı yazılarda bu tarzın acemiliğini yaşadığını ve zorlayarak ortaya bir şeyler çıkarmaya çalıştığını anlayabiliyoruz. Yine de çok keyifli, farklı bir tarz...

Renkler Ölmüyordu başlıklı yazısından bir kesit:
"Bir şey artık ağır gelmiyorsa ya da daha az ağır geliyorsa, o nedir bilir misiniz? Yaşama sevincidir.
Çocuk adımlarını sıklaştırdı.
Bir köpek kuyruğunu sallıyordu. Bir pencerede yan yana çiçek saksıları vardı.
Bir adam, çocuk arabasından bozularak yapılmış yürür tezgahında ev gereçleri satıyordu:'ne alırsan 100 liraya...'
Düşündü çocuk :'Ne kadar sevgin varsa, o kadar iyi yaşarsın' gibi bir cümle geldi aklına. Bir yerde mi okumuştu. Hay Allah nerde okumuştu bu cümleyi?
Hava soğuktu. Ama renkler kolay kolay ölmüyordu.
Solan çiçeklere ne diyelim? "


Altı çizili olan kısımlarda ne kadar da şair öyle değil mi???

Böylesine güzel kalemler iyi ki bu dünyadan geçtiler...

Sevgiyle...




22 Eylül 2017

Ablalar çok sever...

Odaya hakim olan kahve kokusu,
belli ki yalnızım...
Kahveyi yalnızken severim,
sakinlik varken, 
ya okuyor,
ya düşünüyor,
ya da yazıyorken.

Bütün alıcılarım açık 
Bütün duyularım çaba içinde...
Ekrana bakan gözler,
klavyeye dokunan parmaklar,
kahvenin kokusu,
neredeyse soğumaya yüz tutmuş tadı,
kısık sesli melodiler...
En sevdiklerim sıraya girmiş birbiri ardına 
notalarla ayrı sözlerle ayrı vuruyorlar yüreğime...

İçimde hayalleri yarım bırakılmış bir ay yüzlüye karşı duyduğum hüzün var...
O hüznü dağıtmaya çalışan çabalarım var...
Haksızlıklara karşı isyan edesim var...
Bencillere, hak yiyenlere,kıymet bilmeyenlere sövesim var...
Telefonda değil de sarılırken 'üzülme' diyesim var...
Kalk kardeşim mutsuzluk senin için yazılmadı,
Umut kokan saçlarını okşayasım var...
Yanında olamayışıma sızlanasım var...
Avucumda biriktirdiğim sevinçleri üzerinden dökerken
kahkahalarını duyasım var...

Yok yok bu hep böyle değil,
geçecek elbet,
senin göz bebeklerinde kelebek var...



***Ablalar çok sever, uzaktaki ablalar daha çok sever...

Fonda Sabahat Akkiraz 'değme felek değme telime benim...'demeseydi bu satırlar olmayacaktı...

Sevgiyle...






18 Eylül 2017

Dört nala koşan şehir








Van-Edremit...
Üzülerek geldiğim şehir ve şans eseri yerleştiğimiz ilçesi...
Zaten dalgalarının kıyıya vuruşundan, ağaçlarının cömertçe sunduğu havasından, hiç üşütmeyen karından, bahardaki çiçek kokularından belliydi, hak ettiğin değeri elbet görecektin...
Önceleri sahil şeridine indik sık sık; şükür dedik gölün kenarında bulunan bu mekanlar ne güzel bir imkan bizim için...
Sonra bu mekanlar daha da düzenli, özenli hale getirildi ve herkes için seçenek çoğaldı.
Sahil şeridi genişletildi, halka açık piknik alanları yapıldı... Pek çok kişi neredeyse cebinde taşıdığı semaverini çıkarıp göl manzarasında tavşan kanı çayını yudumladı...
Derken bir haber duyuldu Edremit'te halk plajı açıldı diye... 
Halk biziz dedik...koştuk gittik gördük...
Gidip gördüğümüz ne iyi oldu. kısa gelen tatili bir nevi devam ettirdik...
Halk plajı yolunda bir de tabelalar gördük.
 "OLİMPİK BİNİCİLİK MERKEZİ"
 ok işaretleriyle yol gösteriyorlar...Tövbeee...
"At Çiftliği" falan yazsalar neyse...Van'dayım; Edremit'te...Yol kenarlarında kanallardan oluk oluk sular akan yemyeşil köylerden geçiyorum...Olimpik binicilik merkezi diyor...
İlk fırsatta gidiyoruz...O mis köylerden geçerek...köylerdeki tabelaları takip ederek...
Kocaman bir alan...sonra öğrendim beş bin metrekarelik bir alanmış...
Otopark...Çocuk parkı...sıralamamızdan sonra açık, topraklık alanı seyrederek kafeterya kısmına giriyoruz. 
Bizi hoş bir koku karşılıyor...Zamanla alışıyoruz tabi...
Teras kısmı da var. Biz oradan seyrettik biraz, aşağıda olup biteni...Oğlumun neşe çığlıkları eşliğinde...
Zaman geçtikçe durduramadık tabii. Aşağı inme imkanımızın olup olmadığını sorduk ve çalışanların ilgisi, yardımı ile çok güzel dakikalar yaşadık. 
Yardımcı abimizin peşine takılıp bu sefer de "tavla'ya gider" yazılarını takip ettik...İlerledikçe daha da yaklaşan kokulardan tavlanın neresi olduğunu anladık...
Ahırdı yani...At ahırı...
Görevliler bize tek tek atları tanıttı, gösterdi...Karakterleriyle ilgili bilgiler verdiler...


Uysal olanları sevme imkanımız oldu... 
Oğlumun mutluluğu, coşkusu nirvanaya ulaşsa da ata binme konusunda onu ikna edemedik. Çünkü ekürisi yanında olmayınca çok hırçınlaşan ve sürekli kişneyen bir zirzop at vardı ahırda. Ona bakamadık bile...
Ata binip yardımcılar eşliğinde alanda gezinti yapılmasının yanısıra bu merkezde binicilik eğitimi de veriliyor. 
At konusunda oldukça yüklü değerlerle dolu bir toplum olduğumuz ve sözde verdiğimiz önem açısından bence çok yerinde bir hizmet...
 Aşk-ı Memnu'da gidilen kulüplerden değil. Halka açık. Hem de olimpik. Hem de göl manzaralı.
Evet üzülerek geldiğim şehir beni şaşırtmaya; oğlumun çok güzel çocukluk anıları biriktirmesine; bizi kendine bağlamaya devam ediyor. 
Yazın plaj keyfi, kışın kayak keyfi, can sıkıntısında binicilik merkezi, kedi evi; her daim göl manzaralı semaver keyfi... 
Çok güzel...
Daha önce de dediğim gibi inanmazsanız gelin görün:)
Sevgiyle...



15 Eylül 2017

Yuppi yuppi yuppi

Merhaba sevgili izleyicilerim,

Merhaba bloğumu izleyen ' 100 ' güzel insan, ' 100 ' destekçi...

Evet evet 100 kişi olmuşsunuz :)

Yeni fark ettim ve çok mutlu oldum.

Kendi halimde tıngır mıngır giderken bu sayı beni mutlu etti evet:)

Adettendir bir çekiliş yapmak gerekiyor o zaman :)

Kutlamak lazım tabiii :)

Zaten pek de severim böyle heyecanlı, sürprizli işleri...

Yakında alırsınız haberini inşallah:)

Takipte olduğunuz için, 

zaman ayırıp paylaşımlarımı okuduğunuz ve değerli yorumlarınızla katkı yaptığınız için,

Destek verdiğiniz ve motive ettiğiniz için,

Hepinize çok teşekkür ediyorum...

Sevgiyle...



12 Eylül 2017

BAY MUTLU

"... öykümüz burada bitiyor.
şimdi bize bir söz ver!
sen de kendini bazen kederli ya da neşesiz hissedersen, Bay Mutsuz'u hatırla.
Üzüntünü yaşadıktan sonra, dudaklarını yukarı doğru kıvırmayı unutma!"

Böyle bir öğütle biten güzel kitabımız. 
'Bay Mutlu' en sevdiğimiz karakterlerden biri oldu.
Elimize aldığımızda ister istemez gülümsüyoruz. Oğlumun algıları daha yeni açılmışken Bay Mutlu'yu taklit ediyordu:)
Kitabı incelemeden internet üzerinden almıştım. Sadece adı için. Adında mutluluk olan bir kitap elbette mutluluk adına bir şeyler vaat  ediyordur diye düşündüm. Şaşırtmadı beni.

"Mutlu Diyar adında bir ülke... Bay Mutlu ve Bay Mutsuz iki kahraman...
Bay Mutlu'nun tesadüf eseri Bay Mutsuz' u bulması...Onu kendi evine götürmesi ve Bay Mutsuz'un gülmeye başlaması..."

Olaylar bu kadar... 
Eğlenceli...Düşündürücü...
İçinde yer yer kullanılan ses tekrarları sayesinde anlatım çok zevkli...

İnsanların en fazla 'mutluluk' için çabaladığı günümüz şartlarında hem kendimize hem de oğluma iyi geleceğini düşündüm. 
Bütün canlıların gülümsediği Mutlu Diyar ülkesini hayal edip mutlu olduk:)
Bay Mutsuz'un kahkahalarla güldüğünü görüp mutlu olduk:)
Mutsuzluğun bittiğini gördük mutlu olduk:)

Kitapta en çok sevdiğim cümle yukarıda alıntıladığım paragrafta yer alıyor.
'üzüntünü yaşadıktan sonra , dudaklarını yukarı doğru kıvırmayı unutma!'
Eğer sebebi olan bir mutsuzluk yaşıyorsak evet üzülelim, 
evet bırakalım çocuklarımız da üzülsün... Mutsuzluğunun üstünü örtmeyelim...
Üzüntüsünü yaşasın ki mutluluğu daha değerli ve gerçek olsun...
Sahte mutluluk söylemleriyle onları duyguları bastırılmış yapmacık bireylere dönüştürmeyelim.

Sırf bir cümledeki düşündürdükleri için bu kitabı sevdim.
Roger Hargreaves tarafından yazılmış olan kitap, serinin bir parçası. Serinin diğer kitapları da eğlenceli görünüyor.

Arka kapak yazısı
" Küçük 'Bay ve Bayanlar' tam 17 dilde, 1971'den beri 200 milyondan fazla insanın gülümsemesine neden oluyor. Şimdi sıra çocuklarınızda ve sizde!"

** Kitabın benim elimdeki baskısı eğik el yazısıyla yazılmış. Diğer baskıları hakkında bir fikrim yok.

Sevgiyle...



9 Eylül 2017

Öykü makinesi, ne güzel!


Fransa'nın Grenoble kentinde 2015 yılında hayata geçirilmiş bir faaliyet. Ben yeni duydum.
Fikir çok cazip geldi, duygusallaştım,keşke dedim...Sonra birden irkildim ve gerçeklere döndüm.
2015 yılında Grenoble'de kentin farklı yerlerine öykü makineleri yerleştirilmiş. Makinenin üstünde üç buton var. 1,3 ve 5 dakikalık hikayelerden hangisi istenirse o butona basılıyor ve kasa fişine benzer bir kağıt makineden çıkıyor. Bu hizmet sıra beklerken canı sıkılanlar için alternatif olarak sunulmuş. Biraz da teknoloji bağımlılığını azaltmak için galiba.
Bence kulağa çok hoş geliyor...Ülkemiz için düşünmek bile güzel geliyor.
Aradan 2 yıl geçmiş Grenoble kentinde son durum ne merak ediyorum.
Bizim için ne kadar ulaşılmazmış gibi gelmişti değil mi? 
Ama ulaşılmış. Ben araştırırken rastladım. Ataşehir Belediyesi ek hizmet binasına bu makineden yerleştirmiş. Amaç okuma alışkanlığının artırılmasına katkı sağlamak ve belediyeye işlem yaptırmaya gelen vatandaşların işlem yaptırmak için sıra beklerken vakit geçirmelerini sağlamakmış... E güzel, takdir ettim. Makineden eğlenceli hikayeler, umut dolu öyküler, fıkralar, şiirler, genel kültür bilgileri okurlara sunuluyormuş. 
Benim beynim biraz yandı, hayaller ve gerçekler çatıştı. Bu haberi ilk duyduğumda gerçekten çok sevimli gelmişti. Çünkü Grenoble'yi bilmiyorum. Hemen beynimde bir canlandırma oluştu. Hafif serin bir hava,pardösülü bir Grenoble beyfendisi işlem yaptıracağı bankaya giderken köşe başında bulunan öykü makinesinden 3 dakikalık bir öykü alıyor. Bankaya giriyor, öyküsünü okuyor, hafif gülümsüyor ve sıra ona geliyor.
Sonra gerçeğe döndüm, yaşadıklarıma, tanık olduklarıma, duyduklarıma...
Bu zavallı makine için 'sıra beklerken' ifadesini kullanmasalar her şey süper olacaktı benim için.
Sıra beklerken...
Kendimi yıllar önce öğrenim kredisi almak için beklediğim sırada gördüm...
Çocukluğumda fatura ödemek için sabahın erken saatlerinde sıraya girmiş teyzeleri, amcaları gördüm.
Dedemi emekli maaşı sırasında gördüm.
Şimdi bu durum biraz daha hafiflese de hala devam ettiğini biliyorum.
1,3 ve 5 dakikalık öyküler...Bizim sıralarımız...
Umut dolu,eğlenceli öyküler...Sıra bekleyenlerin yaşamları...
Ücretsiz öyküler...Bizim insanlarımız...
Bilemedim ben...


Düşüncenizi merak ediyorum...
Sevgiyle...


5 Eylül 2017

Çocukla çıkılan tatilde iki kurtarıcı

Çocukla çıkılacak tatil hazırlığı yapmak ne kadar zahmetli,ne kadar ayrıntı düşünmeyi gerektiren bir mesele...ne giyecek kısmı en kolayı çünkü ne kadar kıyafeti varsa hemen hemen hepsinin gitmesi gerekiyor. Çünkü sürekli üstünü kirletiyor,çünkü terliyor,çünkü üşüyor :)
En zor kısmı ise sağlıkla ilgili konular ve malzemeler...hangi ilaçlar yanımızda bulunmalı?gidilecek yerin yakınında eczane,hastane, herhangi bir sağlık kurumu var mı ?
Araştırmalar, incelemeler, yorumlar, tavsiyeler...derken tatilde geçireceğimiz zamanın bilmem kaç katını öncesindeki hazırlıklara harcıyoruz ,yoruluyor ve güzel bir tatili hak ediyoruz:)
Benim en tedirgin olduğum konu enerjisi her dakika tavan yapmış durumda olan, uyku dışında totosu yer görmeyen , 2 yaş sendromunun asiliklerini yaşayan oğlum ve bizim bile yürümekte zorlandığımız kaygan ıslak zeminlerdi... Zira yerler kaygan, üzerine basan ayakların altı pofidik ve hareketler şuursuz:) kayıp düşmesinin düşüncesi bile beni mahvediyordu.
Tatil düşüncemiz gündemimize girdikten sonra ilk işim arasıra reklamlarını gördüğüm slipstop ayakkabılarını incelemeye almak oldu. Bu ayakkabıları kullanmış olan birkaç kişiyle görüşüp fikirlerini aldım . Sonrası internetten sipariş :)
İyi ki, iyi ki, iyi ki
Resmen doğruymuş , resmen bu ayakkabılar kurtarıcımız olmuş .
Havuzun içinde, havuzun kenarında, otel odasında hiç kaymadan rahatça hareket etti; sahilde ayakları yanmadan kumların üzerinde rahatlıkla gezebildi oğlum. Ayaklarını sarması, çabuk kuruması da çok iyiydi.
35 TL gibi bir fiyatı var...sağladığı rahatlık paha biçilemez :)
Sadece çocuklar için değil,her numarası var, ailecek alınabilir . Renk renk çok eğlenceli modelleri var.
Ben bu yaz sadece oğlum için aldım ve çok çok memnun kaldım, sizlere de tavsiye ediyorum:)

Bir diğer tavsiyem bu yaz oğlum için kullandığımız güneş kremi. Nivea hassas koruma güneş spreyini tercih ettik biz. "50+ faktör, suya ekstra dayanıklı,güneşe bağlı alerji riskini azaltır,çok yüksek koruma " üzerinde yazanlar bunlar. Güneşe karşı koruma açısından biz çok memnun kaldık hiçbir sorun yaşamadık. Evet suya dayanıklı, evet kokusuz. Sprey şeklinde olması bizim için kolaylık oldu. Beğendim yani ben :)
Kuzular için alınacak ve araştırılacak şeyler hiç bitmez. Bu yaz bu iki ürün beni en mutlu edenlerdi. Sizlerle paylaşmak istedim:)

Sevgiyle...

1 Eylül 2017

Bayramlar bayram olsun!

Şeker kolonya hazırlanıp komodinin üstündeki yerini alsın, kapı çalsın çocuklar hep bir ağızdan bayram kutlayıp gözlerini gelen şekerliğe diksin...
Korkusuzca şeker toplanabilen bayramlar geri gelsin...
Herkesin gelip gidebileceği eşi dostu olsun, kimse yalnız kalmasın...
İlla çok kalabalık olmasına gerek yok, ailece yapılan kahvaltı sohbeti uzayıp gitsin...
El öpmek bitmesin...
Bayram harçlığı bitmesin...
Kimsenin kalbi bayramda bir yetimi mutlu etmeyi istemeyecek kadar körelmesin ...
Hiçbir evlat bayramda evinin torun sesleriyle dolmasını bekleyen anne babayı ' izinlerini tatille değerlendirdiler,olsun' demek zorunda bırakmasın...
Bir gün de olsa bayram bayram olsun...

Telaşlı olsun...
Sohbetler ikram edilen tabaklardaki gibi tatlı olsun...
Kimsenin gönül kırgınlığı kalmasın...
Fırsat bilinsin bayram...
Gurbette yaşayanlara hüzün yüklenmesin...
Herkese imkanı ölçüsünde bayram bayram olsun...
 Büyükler ziyaretlerde siyaset konuşup çocukların coşkusunu söndürmesin...
Kimse kimseye sitem etmesin...
Güzel olsun,mutlu olunsun, bayramlar bayram olsun...
Kurban bayramı et için değil,kurban için olsun..
Kimse sizinki kaç kilo geldi yarışına girmesin...
Bir gün de olsa Hz İbrahim ve Hz İsmail akıllarda olsun...
Ve mümkünse kurbana hayvan cinayeti diyenler hfvdjdhd yatağında bdhdhdh soslu bonfile yemesin...
Hepimize kutlu olsun...
Bayramımız bayram olsun...

30 Ağustos 2017

Oğluma...

Ve sen...
Duaya açılan avuçlarımıza gül,yeryüzüne inen melek,evimize gelen huzur...
İki yıldır dünyayı toz pembe görmemize sebep...
Yüreklerimize eklenen merhamet...
 En değerli,en kutsal emanet...
Pamuklara sarsak pamuk incitir mi dediğimiz evlat...
 İki yıl aldın hayattan...
Kutlu olsun... Sen kutlu ol, mutlu ol...
Gülen gözlerin hiç buğulanmasın...
Kıyamadığım,doyamadığım; kimseler seni incitmesin...
Öpeyim de geçsin diyemediğim acıların olmasın hiç...
Yolların aydınlığa çıksın...
Varlığına şükür...
Sana hayırlı anne baba olmayı Allah bize nasip etsin ki sen de bize hayırlı evlat ol.
Ulu ol, kutlu ol yavrum...
Yılların su gibi tertemiz olsun...

28 Ağustos 2017

Van'da plaj olur mu?

Olur olur bal gibi olur:) şu anda tam da bahsi geçen yerdeyim... Van gölü aslında Van'da pek de göl olarak bilinmiyor, burada herkes 'deniz' olarak adlandırıyor...kenarında oturup ufka bakıldığında bence bu adlandırmanın da hakkını veriyor.
Gölün suyu tuzlu ve sodalı...
Gölde bitkiler, planktonlar dışında yaşayan tek canlı inci kefali...görünüşü sevimli,pek tadı olmayan,bol kılçıklı, Van gölünden başka yerde yaşamayan aşırı memleketçi bir balık türü...
Bir de canavardan bahsedilmişti yıllar önce ama son zamanlarda durumu ne bilmiyorum. Bir yıldır buradayım sık sık da göle bakma fırsatım oldu. Ancak kendisinden bir ize rastlamadım...

Van'ın yeşilliği bol, göl kenarında, güzel sahillere sahip ilçesi Edremit.
Yol kenarlarında herkesin uygun bulduğu yerde göle girdiği ancak sistemli bir düzenlemenin yapılmadığı yerdi. Bu sene burası için çok da gerekli olan bu çalışma yapıldı. Ve gerçekten çok da güzel oldu... Uzunca bir sahil şeridi girişi çok makul bir ücretle birçok imkanın bulunduğu plaja dönüştürüldü .
Şu an bir şezlogdayım, karşımda sonu görünmeyen deniz, dalga sesi, plajların olmazsa olmazı bütün dinginliği bozan müzik sesi bir bütün halinde Van'da açılmış olan halk plajındayız...
Oğlum çok mutlu, deniz havası alıyor , kum ve su en sevdiği ikili:)
Denizin hiçbir tehlikesi yok, çok sığ.
Güneş buralarda fazlaca yakıyor.



Gölün suyu, çıktıktan sonra nemlendirici sürmüş gibi yağlı bir his bırakıyor. Cilt için oldukça faydalı olduğu söyleniyor ancak net bir bilgiye sahip değilim.
Güzel yani burası, inanmazsaniz gelin görün:) gölde mavinin binbir tonunu seyredin...
Ülkemin doğusu çok güzelsin, Van sen de çok güzelsin daha da güzel olacaksın biliyorum çünkü hak ediyorsun...
Siz bu satırları okurken ben biraz da Süphan dağını seyrederim...
Sevgiyle...

25 Ağustos 2017

İki harika çocuk kitabı

Kitapları aldığımızda oğlum galiba 5-6 aylıktı. O zamandan itibaren bu iki kitap oğlumun da bizim de vazgeçilmezimiz oldu. Bir kere bakıp inceledikten sonra tekrar okumamızı istemediği, eline bile almadığı kitaplar varken bu kitaplara olan ilgisi bizi elbette ki mutlu etti. 















Hala her gün olmasa bile arada bir aklına geliyor. 'ayıcıklar' diyerek kitapları alıp geliyor. Artık sayfaların her noktasını ezberlemiş durumda. 
Kitaplar görsel açıdan öyle güzel öyle doyurucu ki...
Sayfalarda sadece kısa kısa cümleler var...
Gerisi bizlerin hayal gücüne kalmış...
Çizimlere bakıp öyle çok şey anlatmaya başladı ki artık oğlum bize. Dili de çözülmeye başladığı için şimdiye kadar içinde biriktirdiği her şeyi döküyor sanırım:)




Kitaplar:
*Mikado Yayıncılığa ait.
*Yazan ve çizen ödüllü çizer Georgie Birkett
*Boyutu 27*27 (çocuklar için oldukça ideal)
*Sayfa sayısı 20









Kısa cümlelerin yanında detaylı illüstrasyonlara sahip bu kitapların sayesinde biz oldukça keyifli dakikalar geçiriyoruz.
'Ayıcıkların uyku vakti' mükemmel bir uyku öncesi kitabı.
Tavsiyemdir:)
















                                                       Sevgiyle...





23 Ağustos 2017

Neden Bir Su Pınarı Kullanmalısınız?

Buzdolabını açtığınızda dışı buğulanmış pet su şişeleri görmek istemiyorsanız, içtiğiniz suyun sıcaklığını kontrol edebilmek ve hem hijyenik, hem de pratik bir şekilde su içmek istiyorsanız, bir su pınarı kullanmanın zamanı gelmiş demektir. Sanılanın aksine, su pınarları ofislere özgü cihazlar değiller. Evde de rahatlıkla kullanılabiliyorlar, aynı benim yaptığım gibi. Plastik bir pompaya basarak su doldurmaktan sıkıldıysanız ve o plastik pompaların kanserojen maddeler içerdiğini biliyorsanız, sizin de su sebili kullanmanız gerekiyor. Pratik, hijyenik, sağlıklı ve lezzetli: Suyunuz tüm bu özellikleri taşımalı.

Ne yazık ki, piyasadaki su sebillerinin çoğunun üretim kalitesi son derece düşük. Çoğu, maliyeti düşürmek için plastik hazneler ve bölmeler kullanıyor. Bu tarz su sebillerinden uzak durun, zira damacana sulara kıyasla hiçbir faydaları bulunmuyor. Hatta daha sağlıksız oldukları bile söylenebilir, zira plastik bölmeler kısa süre içinde kireç tutup suyun lezzetini değiştiriyor. Yeni su sebili mevzuatına uygun, paslanmaz çelikten imal edilmiş hazne ve bölmelere sahip sebiller tercih etmelisiniz: Uğur Soğutma tarafından üretilen USP 20 D, tüm bu özellikleri taşıyor. 

                                                        
Tek avantajı bu değil elbette, USP 20 D üç musluğa sahip. Bu durum zannettiğinizden daha önemli, zira sıcak ve soğuk su musluklarına ek olarak normal su musluğu bulundurması, hava sıcaklığı uygunsa suyu doğal sıcaklığında içmenizi sağlıyor. Sıcak/soğuk musluklarla oynayarak ideal su sıcaklığını yakalamaya çalışan (ve başaramayan) herkes, bu özelliği takdir edecektir. Soğuk su bölmesi saatte 5 litre, sıcak su bölmesi ise saatte 2 litre su kapasitesine sahip, yani en kalabalık ailelerin (veya ofislerin) bile ihtiyacını rahatlıkla karşılayabiliyor. Suyu 5 dereceye kadar soğutabilen, 85 dereceye kadar da ısıtabilen USP 20 D, tüm standart damacanalar ile uyumlu. Alt kısmında da kapalı bir muhafaza alanı bulunuyor: Benim yaptığım gibi, yedek damacanayı burada depolayabilirsiniz. Yaklaşık bir aydan beri kullandığım USP 20 D, tüm beklentilerini karşıladı ve uygun bir fiyata son derece kaliteli bir su sebili sahibi olmamı sağladı. Gönül rahatlığı ile tavsiye ettiğim bu modeli https://satis.ugur.com.tr/item/usp-20-d/100017 adresinden peşin fiyatına 12 taksitle satın alabilirsiniz. 

                                             

Bir boomads advertorial içeriğidir.

22 Ağustos 2017

Turgut Uyar Anısına

Göğe baktırıp aşkı bulduran, umudu bulduran, hüznü unutturan şair...
Sevdiğini anlatırken kelimelere can veren şair...
Fakirlikte aşkın en güzel halini hissettiren şair...

Ölümünün üstünden 32 yıl geçmiş,
Bıraktıkların için teşekkürler...

İyi ki okumuşuz seni...iyi ki bu dünyadan geçmişsin...


Göğe Bakma Durağı şiirinden:
.....
.....
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi 
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat 
Durma göğe bakalım


Tomris şiirinden:

........
.......
"bir bozuk saattir yüreğim hep sende durur
ne var ki ıslanır gider coşkunluğum durmadan
durmadan
dağ biraz daha benden deniz her zaman senden
hiçbir dileğimiz yok şimdilik tarihten coğrafyadan
kimselere benzemesin isterim seni övdüğüm
seni övdüğüm zaman
güzel bir çingene yalnız başına dolaşmalı kırlarda
seni övdüğüm zaman"

17 Ağustos 2017

Bugün benim doğum günümdü PEGASUS!!


Gurbette yaşamanın şüphesiz ki en güzel tarafı sevdiklerine kavuşmaktır. Hele ki özel günlerde bir araya gelmek günün anlam ve önemini kat kat artırır. Ayrı kalınsa bile birlikte çarpan kalplerin yanına gülen yüzler de eklenir...
İşte isteğimiz buydu...
Hayır hayır duygusal bir yazı değil bu, iç dökme diyelim...
Birkaç hafta önceden biletler alınmış, günü, saati belli...Gelecek olanlar da bekleyenler de hazırlıklarını yapmış. İş sağ salim kavuşmaya kalmış. Börekler fırında pişmiş; ev, anne gelecek düzenini almış...
Ancak!!
Nasıl bir uygulamadır bilinmez, hava yolu şirketinin çalışanı kalkmasına yarım saat olan uçağa 'kalktı' demiş! 
Annem ve babam... 
Şimdi yanımda olmaları gerekiyordu ama yoklar!
Ankara'dan Van'a gelmeleri gereken uçak için kalkış saatinin yarım saat öncesinden oyalanmaya başlamışlar. Orayla-burayla görüşün diyerek onlara bir yardım talebinde bile bulunmadan farklı uçak seferlerini teklif etmişler.
Kesinlikle uçağa alınabilirlerdi...Örneklerini gördüm.
Yardımcı olmaya çalışmadılar. 
Madem kalkış saatinden sonra geldiler, neden internet üzerinde bile görünmeyen bir fiyat üzerinden yeni bilet satışı yapmaya çalışıyorsun. 
Olmaz, de! Biletler yandı,iptal de! Pazarcı zihniyetli Pegasus!
Şikayet için arandığında 
müzik dinletmekten başka bişey yapmayan Pegasus!
Bugün bizi mağdur ettin!
Annem ve babamı çok üzdün, yordun...Heyecanlarını söndürdün...
Dedesini ve anneannesini bekleyen oğlumu üzdün...Anne ve babamı hava alanına götüren kardeşimi üzdün, strese soktun, kilometrelerce yol yaptırdın... 
Beni üzdün, öfkelendirdin, anne babama kavuşmamı engelledin...
Bugün benim doğum günümdü Pegasus!
Senden nefret ediyorum!




16 Ağustos 2017

Ben neden Serkan'ın suyunu içiyorum?

Elimde bir su şişesi,yarısını içmişim. Can sıkıntısından olacak şişeyi inceliyorum.  pek de adetim değildir aslında.
Öyle evirip çevirirken kocaman bir yazı dikkatimi çekiyor "SERKAN"...
Altında da galiba Serkan'a iletmek istedikleri motivasyon mesajı....
öylece kaldım,hiç hoşuma gitmedi bu durum.
Neden bu su benim elindeydi,neden Serkan'in suyunu ben içiyordum,mesajı neden ben okuyordum?
Nutelladan sonra bu saçma uygulama su şişelerine ne zaman geçmişti...arada benim kaçırdığım başka ürünler de var mıydı?... 
Asıl mesele amaç neydi? Su firmasının yapması gereken bir yenilik miydi? Satışlar mı artacaktı.. 
Su içmek zaten bir tercih meselesi değil ki, bir ihtiyaç...
neden yenilik yapma adına kendinizi zorlayıp bizim psikolojimizi bozuyorsunuz?...
Serkan'a bir mesajınız varsa arayıp bulup iletin..
neden bize başkasına ait olanı kullanıyormuş hissi yaşatıyorsunuz...
Üşenmedim,baktım.
223 kişiden bir tanesi Serkanmış Türkiye'de. O bir kişi için 222 kişiyi niye hiçe sayıyorsunuz... 
Serkan susadığı zaman arayıp kendine ait olanı mı içecek...
ya da bizler ismimizi bulamayınca ne olacak...
Su yani bu en fazla marka seçeriz, istediğimiz markaya ait olan raftan rastgele alıp döneriz.
zorlamayın nolur abartmayın...
bizler üstünde başkasının isminin bulunduğu esyaya el sürmemeyi öğrenen bir nesiliz. Yıkmayın tabularımızı...
2 yaşındaki oğlum bile arabalı su diyor...eşim kendi ismini arıyor..ben sırf kıllık olsun diye cam şişe arıyorum. Kıymayın bize...ölelim mi susuzluktan?...

14 Ağustos 2017

BABİL'DE ÖLÜM İSTANBUL'DA AŞK

Prof. Dr. İskender Pala'nın Eylül/2004 basımlı kitabını 
Aralık/2005' te okumuş ve altını çizdiğim satırları not almışım. 
Yıl 2017, ne güzel oldu tekrar elime geçmesi...
Hala aynı tat, aynı hayranlık...
Kitabı tekrar okusam acaba aynı satırların altını mı çizerdim yine...

2005 altı çizilenler:

* ...tutkun aşıklar gibi irademin hep başkalarının elinde bulunacağını o zaman anladım. Hiç kimse duymayacaktı çığlıklarımı, kimse sormayacaktı bana ne istediğimi. var olmanın dayanılmaz bir yük olduğunu benden daha iyi kim bilebilirdi oysa?

*...Rengim solarken, canıma batan dikenlerin hesabını soramadım kimselerden.

*...Ona aşk nedir diye sorsalar, tek bir cevap veremeyecek kadar aşk içindeydi.

*...Aşk ayrılığının bir azab olduğunu söylüyor, sonra azabın "a-z-b" kökünden türediğini, bunun da lezzet demek olduğunu söylüyordu. Demek ki aşkın azabında bir lezzet vardı ve dertleri zevk edinmeyince aşkın tadı çıkmıyordu.

*...Bir delilikti onunkisi, binlerce akıllılığa bedel!

*...Bir sarmaşık diyordu o aşk için. Aşk sözcüğü zaten sözlükte sarmaşık demekmiş. Bir sarmaşık çınarları, servileri nasıl sarmalarsa, aşk da öyle sarıp sarmalarmış çınar gibi yiğitleri, servi boylu dilberleri. Ve her sarmaşık sardığı ağacı kuruturmuş sonunda. Dıştan yemyeşil ve güzel gösterirmiş ama içten içe kurutur, çürütür,çökertirmiş.

*...Aşıklar, aşka yeteneği bulunmayanlar tarafından kınanırlar.

*...Doğu'da gönül diye bir şey var ayrıca. Kelime anlamı bizim yürek veya kalp dediğimiz şey ama ondan çok ayrı bir kavram. Bir nesneden çok bir tavır,somuttan çok soyut bir öge, Muhammediler dışında gönlün ne olduğunu tam olarak mümkün görünmüyor.

*...Yağmurlu ikindilerde görülen hüzünlü bir rüya gibiydi hayat.

*...Aşk zaten bu demekti. Vuslatı isteyen aşık ayrılığa hazır olmalıydı. Bunun içindir ki ben, en mes'ud aşıkın, devamlı vuslatı isteyen ama hiç vuslatı yaşamayan aşık olduğunu düşünüyordum. Sevgilinin gelişinin ayak seslerini duyarak kıyamete kadar yaşanılabilir, ama vuslata erdikten sonra gideceğinin korkusuyla hemen can verilirdi. Sonunda vuslat olan bir ayrılık, dertleri zevke dönüştürür;ama sonu ayrılıkla bitecek bir vuslat, sevinci kedere boğardı.